Tag Archive | "sabah"

Tags: ,

Pozitif 20. yıl gecesinde neler oldu?



Alternatif eğlence hayatının mühim kurumu Pozitif’in 20 yıl gecesi vardı önceki gün. Pozitif’in ve Doublemoon, Pozitif Edisyon gibi şirketlerinin merkezi, aynı zamanda kurumun kalesi de diyebileceğimiz Babylon’da, tam da Hıdrellez şenlikleriyle aynı zamanda Ahırkapı’yı aratmayacak sahneler yaşandı.
Telaş zaten günler öncesinden başlamıştı. Babylon’da Eric Truffaz ile İlhan Erşahin’in bir performans sergileyeceği ve konuk sanatçılar olacağı biliniyordu ama tam olarak kimin ne yapacağı muammaydı. Aslında güzelliği de orada işin, zira jam session böyle oluyor. Gelen sahneye çıkıyor, doğaçlıyor.
Gündüz saatlerinde kamyonlar, soundcheck ekipleri ve kalabalık bir çalışan topluluğunun harıl harıl hazırladığı salonda saat 21:00 itibarıyla şenlik başladı. Peki neler oldu? Madde madde gidelim:

Önce bir film gösterildi. Pozitif’in kuruluşu anlatıldı. Eski resimlerde Ahmet, Mehmet Uluğ ve Cem Yegül ne kadar da küçükmüş…

Gerçi hala öyleler. Filmden sonra Mehmet konuşurken, iki yanındaki Ahmet ve Cem, oraya akrabalarının yanında sahneye çıkmış iki küçük çocuk gibiydiler. Daha doğrusu çocuklar gibi şendiler diyelim. Ahmet önce konuşmak istemedi. Sonra teşekkür ederken çok heyecanlı olduğu gözlendi. Her ikisi de kendilerine 20 yıl boyunca destek ve üst kattaki masalarından ortamı izleyen ailelerine teşekkür ettiler.

Sahneye önce İhan Erşahin, davulda Turgut Alp Bekoğlu, perküsyonda İzzet Kızıl, basta Alp Ersönmez ve Eric Truffaz çıktı. Ağır ağır ortamı ısttılar. Özellikle İzzet Kızıl’ın Alp’in bas gitarını darbuka gibi çalmasıyla ortam hafiften koptu.

Her yandan bir tanıdık simanın gelip geçtiği, içkilerin havada uçuştuğu, barmenlerin kokteyl yetiştiremediği, parfüm kokularından bir jungle oluşan ortamda sahneye Hüsnü Şenlendirici’nin çıkışıyla hareket daha da arttı. İlhan Erşahin, ve Eric Truffaz onu hayranlıkla izlediler. Eric baba’nın bir ara trompetinden Türk makamları üflemesi takdir topladı.

Önder Focan, sahneye çıkarken heyecandan olsa gerek hafif tökezleyince korktuk ama gitarı eline alınca korku falan kalmadı. Focan ortama gayet iyi uyum sağladı. Usta caz gitaristi yer yer oryantal nağmelerle müzisyenleri ateşledi.

Okay Temiz alkışlarla davet edildiği perküsyonun başında İzzet Kızıl’ın darbukasıyla hayli muhabbet etti. Bora Uzer, nam’ı diğer Kangroove Bora, mükemmeldi. Adam tam bir şovmen. Tek sorun (aslında sorun da değil ya) İnglizceyi Türkçe’den daha fazla kullanması. Bora’nın zenci gırtlağıyla doğaçlamalarına bayıldık.

Murat Ertel sahnedeki en cool adamdı. Her zamanki gibi. Elektrosazıyla kah hoparlörlerin üzerinde, kah Baba Zula’nın Japon dansçısı Nourah’nın kollarının arasındaydı.

Ayben, Bora’nın ve Fairuz Derin Bulut gitaristi Kerem Atay’ın da yardımıyla ortamı bir anda rap ritimleri ve hızlı cümleleriyle coşturdu. Konukların arasında dolaşan Sultana’yı aradı gözlerimiz ama o sahneye çıkmadı. Arkadaşlarıyla sohbet etmeyi tercih etti. Aynı şekilde Bedük de orada olup sahneye çıkmayan isimlerdendi. İlhan Erşahin’in yeğeni solist Dilara da bir şarkı söyledi.

Başka kimler mi vardı? Atlamadan saymaya çalışalım: Şafak Ongan, Mete Tavukçuoğlu, Murat Abbas, Banu Güven, Sedat Ergin, Hakan Kurşun, Gökhan Akçura, Hadi Elazzi, Sultana, Meltem Fıratlı, Beste Bereket, Arhan Kayar, Nuri Çolakoğlu, Ersoy Çetin, İrfan Kuriş, Hasan Cemal, Kerem Görsev, Cem Yıldız, Görgün Taner, Richard Hamer, Burhan Öcal, Smadj.

Babylon genellikle çok kalabalık olur ve insanı daraltır. İnsan gitmeden iki kere düşünür. Bu defa öyle değildi. Uzun zamandır bu kadar eğlenceli bir topluluk görmemiştik. Ve son bir not: Filmde teşekkür faslında eleştirmenler de unutulmamış. Bizi öven ve eleştiren müzik yazarlarına demişler. Çok güzeldi. Ben her ikisini de çok yaptığımdan teşekkürü üstüme aldım. Bir şey değil. Ve nice 20 yıllara…

Bu yazı bugün Sabah‘ta yayınlandı.

Posted in o oldu bu olduComments (0)

Tags: , ,

Şişhane, yeni Asmalımescit olur mu?



Geçenlerde Pozitif’in patronları Ahmet - Mehmet Uluğ ve Cem Yegül ile konuşurken 1998 yılının Asmalımescit’inden söz açılmıştı. “Babylon bölgede açıldığında çevrede sadece bir iki çerçeveci, bakkal, Refik ve Yakup meyhaneleri vardı. Kapıdan çıkınca sola yürümek cesaret isterdi,” demişti Ahmet. Şimdi herhalde bölgenin ne kadar değiştiğini anlatmaya gerek yok. Mekanlar büyüdü, çeşitlendi, çoğaldı, geleni gideni arttı, hayata orada başlayan mekanlar büyük işletmelere, çok şubeli eğlence holdinglerine dönüştü.
O kadar hızlı oldu ki aslında her şey, Asmalımescit’in şimdi artık neredeyse modası geçmek üzere. Bölge mutlaka çekim merkezi olmaya devam edecek daha yıllarca, ama artık yeni parlayan, yükselen bir yer değil. Benim görüşüme göre zaten ne zaman bir bölgeye “ünlü”ler gelmeye başlar, o noktada o bölgenin hip döneminin sonuna geldiğini anlarsınız. Çünkü en geç onların haberi olur.
Şimdi efendim bu kadar tantanayı neden anlattık. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın iki yıldır devam eden bir restorasyon çalışması var Şişhane’de. Tam metro durağının karşısında bulunan büyük art nouveau binayı bilenleriniz olabilir. Deniz Palas. Burası 2005’deki Bienal’de de kullanılmıştı. İşte o bina şimdi hem İKSV’nin ofislerinin olduğu yer olacak hem de pek çok açıdan bir kültür merkezi işlevi görecek. Ve görünen o ki Şişhane’deki gelişmeler bununla sınırlı değil.

Yeni bir restoran: Peralı

Bir kere binanın harika bir terası var ve burası Borsa tarafından işletilecek bir restoran olacak. Adı Peralı ve Ekim’de hizmete girecek. Teras katında, yani restoranın bir üzerinde yine inanılmaz manzaralı bir bar var. Teknik olarak NuPera manzarası ve hissiyatına sahip. Ruhunun nasıl olacağını hep birlikte göreceğiz.
Buna dair bir ipucu vereyim. Terasta zeminin cam olduğu bir bölüm var. Bunun altındaki bölümde bir sanat eseri yer alacak ve insanlar ayaklarının altında bu eseri görecekler. Bunun gibi mesela asansörün cam olan duvarının asansör boşluğuna baktığı bölümde de yukarıdan aşağıya bir resim olacak. Bunun gibi çok ünlü sanatçların elinden çıkma 22 eser, binanın muhtelif yerlerinde yer alacak.
Görgün (Taner) ile binayı dolaşırken hakikaten burayı baştan inşa ettiklerini anladım. Ama binanın ruhuna sadık kalmışlar. Kartonpiyer ve tavan süslemeleri orijinal, dökülenler de kalıpları alınarak orijinaline sadık kalınarak yapılmış. Bina 9 şiddetinde depreme karşı çelik konstrüksiyonlarla sağlamlaştırılmış.
Bir bölüm Leyla Gencer müzesi olarak ayrılmış. Ama doğrusu en heyecan verici olanı binanın caddeye bakan iki kapısından birinden doğrudan girilen kendi içinde bir de asma katla iki katlı konser ve performans salonu.
Burası daha ziyade caz, klasik müzik gibi etkinliklerin yer alacağı bir yer olacak. Rock ve alternatif müzik etkinliklere de yasak yok tabii, ama mekan daha ziyade buna göre tasarlanmış bir yer. Sahnenin olduğu alt katta bar yok. İçki servisi ve barı üst kata almışlar. Mekanın bir de doğrudan yan sokağa açılan kapısı var. Burası bana acayip underground bir kulübü hatırlattı ama öyle olmayacak pek galiba.
Vakıf Deniz Palas’ın arkasındaki iki binayı da satın almış. Onlar için de planları var. Bölgedeki önemli merkezlerden biri burada olacak. O kesin.

***

Şişhane son zamanlarda tam bir şantiye alanı gibi. Bu elbette burada pek yakında yeni bir hayat başlayacağına dair bir işaret. Pera Palas’tan başlayan ve Belediye’ye kadar uzanan Meşrutiyet Caddesi üzerindeki hareketliliğe bakarsanız hareketin nereye kaydığına dair bir fikir sahibi de olabilirsiniz. Burada şimdiden pek çok şık mağaza, reklam ajansı, ve tasarım bürosu var. Çok klas restoranlar var. Burası ile Şişhane arasındaki hazırlıkların çoğu tadilat gören binalar. Metro’nun da tam mahallenin kalbinden çıktığını düşünürseniz burasının iki yıl içinde nasıl hareketli olacağını tahmin etmek zor değil. Hatta şimdiden Tarlabaşı Bulvarı’nın diğer yanına geçilmiş bile. Buradan Haliç’e kadar inen bölgenin çehresi bir iki yıl içinde çok değişecek.
Tüm bunlar birer fantezi mi, yoksa gerçekçi tahminler mi? Ben teknik olarak dünyanın merkezinin yüzyıllarla Doğu’dan Batı’ya doğru seyahatiyle İstanbul’daki kültür-sanat ve eğlence hayatının Taksim’den Tünel’e hareketi arasında bir benzerlik olduğunu düşünenlerdenim. Şişhane, Haliç ve Galata’yı güzel günler bekliyor.
Deniz Palas’ın duvarlarının temizliği sırasında sıvanın altından herkesin unuttuğu mimar George Colulouthros’un isminin çıkması gibi Şişhane’nin de sıvası kazınıyor ve ortaya yepyeni bir mahalle çıkıyor.

* Bu yazı bugünkü Sabah‘ta yayınlandı.

Posted in o oldu bu olduComments (1)

Tags: , , ,

Teoman röportajının tam metni!


Geçen Perşembe Teoman’ın evine konuk oldum. Yeni albümüyle ilgili sohbet ettik, arada bolca da geyik yapıp hayattan, müzik ve sinemadan bahsettik. Beraber Kemancı’da çaldığımız eski Beyoğlu günleri ile ilgili geyikler bende kalsın, o ayrı bir yazı konusu. Bugün Sabah‘ta yayınlanan röportajın uzun şöyle değerli Hafif Müzik okurları… Read the full story

Posted in o oldu bu oldu, röportajComments (1)

Tags: , , ,

Elektrikli testere ve elektro gitar!


15 yıl önce bugün, Kurt Cobain intihar etti. Dünya müziğinde bir devir kapandı, belli bir tür müzik anlayışını kısa sürede yerle bir eden Nirvana grubu fiilen ortadan kalktı. Peki dönemin kahramanları 15 yılda nereden nereye geldi?

Kurt Cobain müziğiyle bir dönemi kapattı, yeni bir dönemi açtı. Bunu yaparken de kendinden önceki hair metal, hard rock tayfasını tarihe gömdü. Pek çok gitarist ve solist, kızların gözdesi pek çok havalı müzisyen bir gecede işsiz kaldı. Kimi bunalıma girip kendini uyuşturucuya verdi. Kimi kliniğe yattı, kimi benzincide pompacı oldu. Dönemin şartları itibarıyla gelecek vaat eden müzisyen ve gruplar bir gecede tarih oldular. Tarihin akışının önünde kimse duramadı.
İster inanın, ister inanmayın, hepsini bu çelimsiz, şiddetli mide ağrılarından mustarip, şarkı söylerken canhıraş çığlıklar atan, kendisine öğretilen her şeyden sıkılan, ve oduncu olmak istemediği için müzisyen olan adam yaptı.
“Kasabanın bakkalında elektro gitar ve elektrikli testere vardı. Herkesin kaderi oduncu olmaktı. Ben gitarı aldım,” diye anlatmıştı bu zorunlu seçimi. Ve bu harika cümle hala onu ve müziğini en iyi anlatan şey.
Cobain 27 yaşında öldüğünde geride kimilerinin nefret ettiği, kimilerinin taptığı bir imaj ve hala unutulmayan onlarca şarkı bıraktı. İşte bunun için yılın hep bu döneminde Kurt Cobain ile ilgili yazılıp çizilir. Zira mühim bir hadisedir. Ölmeseydi ne olurdu? Nasıl müzik yapıyor olurdu? Hatta acaba müzik yapıyor olur muydu?

“Beni piyasa olmakla suçlayan 17 yaşındaki punk rocker’ları suçlamıyorum. Belki biraz daha büyüdülerinde hayatta rock’çı kimliklerini doğru bildikleri gibi yaşamaktan daha önemli şeyler olduğunu da fark ederler,” diye anlatıyor bir röportajında. Yani buradan yola çıkarak onun bugün yaşasa çok farklı bir yerde olabileceğini tahmin edebiliriz. Belki de sağlıklı şeyler yiyen, egzersiz yapan, karısı ve çocuklarıyla eski çılgın günleri muzipçe hatırlayan biri, bir tür Osbourne ailesi olurdu: “The Cobains…” Ya da tam tersi. Belki Budist ya da Müslüman olmuş eski bir müzisyen, tamamen kendi kabuğuna çekilmiş, gözden uzak yaşayan, arada bir Leonard Cohen gibi sınırlı sayıda konser veren bir müzik ikonu. Belki Obama’ya destek konserinde “Come As You Are”ı söyleyecek herkesin saygı duyduğu ama artık dinlemediği bir eski şöhret. Ya da Rock & Roll Hall of Fame’de ödülünü almak için eski elemanlarla bir araya gelen ve dünya turnesine çıkmaya hazırlanan orta yaşlı bir müzisyen…
Peki giden gitti de, geride kalanlar ne yaptı?

Karısı Courtney Love

Pek çok Nirvana hayranı onun Kurt Cobain’in katili olduğunu düşünüyor. Alemde persona non grata ilan edildi ama Cobain’in tüm hakları onda. Eski kocasının mirasını bitirdikten sonra yeni kayıtlar yayınladı, ancak yine de maddi sıkıntı içinde. Son olarak bir modacı onu internette kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle mahkemeye verdi.

Kızı Francis Bean Cobain
Magazin basını ağzıyla söyleyelim; iflah olmaz bir Mariah Carey ve Britney Spears hayranı. Müzikallerde rol aldı. Son olarak Bazaar dergisinin kapağında.

Basçı Krist Novoselic
Eyes Adrift, Flipper gibi gruplarla müzik yaptı ama kayda değer bir başarı yakalayamadı. Seattle Weekly dergisinde siyaset yazıları yazıyor. Son olarak Kurt Cobain’i uyuşturucudan uzak tutamadığı için kendini suçlu hissettiğini açıkladı. Novolelic Cobain’İn ölümünün 15. yılı vesilesiyle tüm albümlerin plak versiyonunun yayınlanacağını ancak artık gruba ait yeni müzik yayınlanmayacağını, çünkü tüm kayıtların bittiğini açıkladı. Ancak yeni görüntüler olduğunu ekledi.

Davulcu Dave Grohl
Foo Fighters’ı kurdu. Grup bugün dünyanın en büyük rock gruplarından biri kabul ediliyor. 17-19 Temmuz tarihleri arasında Rock’n Coke’a gelme ihtimallerinden söz ediliyor. Nirvana’nın davulcusu ve en silik elemanı Grohl bugün hala devam eden parlak bir müzik kariyerine sahip. Pek çok yan projeyle de yaratıcılığını devam ettiriyor.

Nefret ettiği grup: Pearl Jam
Solist Eddie Vedder ve grup hala müziğe devam ediyor. Bush karşıtı, Obama yanlısılar. Albümleri artık çok satmasa da saygı duyulan bir yaşayan efsaneye dönüştüler. Pearl Jam’in efsane olan Ten albümü bu yıl özel bir paket ile yeniden basıldı ve satışa sunuldu.

Şirket arkadaşı, grunge ikonu, ‘yeni popçu’ Chris Cornell
Nirvana’nın şirketi Sub Pop’un yıldızı Soundgarden’ın solistiydi. Cobain onları beğeniyordu. Soundgarden dağıldıktan sonra Cornell solo albümler yaptı, Audioslave isimli süpergrupta çaldı ve son olarak ünlü rap prodüktörü Timbaland ile bir albüm kaydetti. Scream, bir latin pop albümü ve eleştirmenler ondan nefret etti. Bu arada Soundgarden solist Cornell haricinde bir araya geldi. Pek yakında Cornell’in de gruba katılmasını bekleyebiliriz. Ve pek yakında turneye çıkarlarsa kimse şaşırmaz.

Sub Pop
Nirvana’nın ilk şirketi. Grunge akımının yükselmesinde emeği olan Soundgarden ve pek çok şahane isim, onlar tarafından keşfedildi ve yayınlandı. Geçen yıl kuruluşunun 20. Yılını kutladı. Nirvana’dan sonra uzunca bir sessizlik döneminin ardından bugün yine alternatif müziğin yükselen yıldızı. Band of Horses, Fleet Foxes gibi harika grupları var.

***

Grupla 1992 yılında, Nirvana’nın Universal’e geçmesi ve Nevermind albümünün patlamasının ardından bir süre zaman geçiren müzik gazetecisi Michael Azzerad şöyle yazmış: “Nirvana için büyük bir yapım şirketiyle albüm yapmak, yeni bir otomobil almak gibi. Ama kontrolsüz gelen başarı gösteriyor ki otomobil Ferrari, üstelik gaz da köklenmiş. Şimdi arkadaşları çabuk gelen başarı ve ünle grubun nasıl başa çıkacağını merak ediyor.”
Yanıtı artık hepimiz biliyoruz değil mi?
Mehmet Tez

(Bu yazı bugünkü Sabah gazetesinde yayınlandı.)

Posted in o oldu bu olduComments (0)

Tags: , ,

Duman ile yapılan en kapsamlı röportaj!



Pazar günü Sabah alanlar, Pazar ekinde manşet olan Duman röportajını gördüler. Geçen hafta Salı günü grupla yaptığımız sohbetten oluşan yazıyı gazeteyi çeşitli nedenlerden görmeyenler vardır düşüncesiyle Hafif Müzik’te de yayınlıyoruz. Gazeteyi görmek isteyenler yazının sonundaki linkten Sabah’a gidebilirler. Read the full story

Posted in o oldu bu oldu, röportajComments (2)

Tags: , ,

Hafif Müzik en iyi Türkçe blog’lar arasında!



Efendim sabah gazeteleri bir açtık ki ne seçim, ne kriz, ne Ergenekon… Manşetler yıkılıyor. En iyi Türkçe blog’lar seçilmiş ve Hafif Müzik ilk dörtte yer almış. Bir sevindik, bir sevindik sormayın. Yanda gördüğünüz sayfaları kesip çerçeveciye gönderdik, köfteci misali duvarımıza asmak için. Mahalledeki bütün Sabah gazetelerini alıp Cuma eklerini eşe dosta dağıttık. Emeği geçenlere, oy verenlere teşekkürler.

Posted in o oldu bu olduComments (2)

Tags: , , ,

Big in Turkey, Lost in THY








Kevin Costner’lı THY reklamını seyredince iki satır yazasım geldi. Sonra arşivime göz gezdirirken 4 Kasım 2007′de Sabah’ta yazdığım bu yazıyı buldum. Reklam iyiymiş, kötüymüş diye detaya girmeye gerek yok aslında.    

80′lerin hair rock gruplarından tutun da modası geçmiş dizilerin gözden düşmüş kahramanlarına kadar Japonya, Batı’nın ‘popüler kültür kalıntıları’na büyük ilgi göstermiştir. Bir ara hatırlarsanız Barış Manço bile ekmeğini yemişti Japonya’daki bu pop kültür açlığının… 90′ların sonuna doğru Qdergisi, bu tipleri tiye almak için ‘Big in Özbekistan’ diye bir köşe yapardı (yerli örneği için bkz. Mahsun Kırmızıgül). Japonya’dan da kötü bir kategori; o kadar para da yok… Onlar için mesela şu tip bir haber çok komik: “Kevin Costner, Türkiye’de önce Cumhurbaşkanı tarafından resmi Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda ağırlandı, ardından da 2 bin kişiye şarkılarını çaldı.” İşte buna kısaca Big in Japan diyoruz. Ya da dünyaya yeni bir deyiş armağan ediyoruz: Big in Turkey. Hatırlarsanız,Lost in Translation isimli o harika filmde (bkz. Sofia Coppola, bkz. Bill Murray, bkz. Scarlett Johansson) işinden ve hayatından hayli sıkılmış, hafif de gözden düşmüş aktörümüz Japonya’ya, ikinci sınıf bir viski reklamında oynamaya geliyor, menajerinin de baskısıyla Japonların saçma şovlarında boy göstermek zorunda kalıyordu (yerli örneği için bkz. Buzda Dans). O yüzden Kevin Costner’a kızmayın. İlla birine kızacaksanız, organize edenlere kızın. Ayrıca şunu da anlamıyorum: Kevin Costner eskisi gibi gözde bir Hollywood yıldızı olmayabilir, ama çektiği filmler, iyi - kötü tarihe geçmiştir. Adını herkes bilir, sokakta herkes kendisini tanır. Ayıptır söylemesi, hem başrolünde oynadığı hem de yönettiği Dances With Wolves (Kurtlarla Dans) filmi, 1990′da 12 dalda Oscar adayı olmuş, yedi dalda kazanmıştır. En İyi Yönetmen dahil. Hani şu bizim her yıl aday-aday-aday-adayı falan olduğumuz, milletçe almak için yanıp tutuştuğumuz ödül bu. Onlardan yedi adet var Kevin Costner’da. Hayranı değilim ama bu kadar aşağılamayı da hak etmiyor galiba.Lost‘taki şeyin şeyinin şeysiyle adı anıldı diye Meltem Cumbul’un günlerce haber olduğu bir basına sahibiz. Kevin Costner’ın Cumhurbaşkanı düzeyinde algılanması neden sizi bu kadar şaşırtıyor?

Posted in o oldu bu olduComments (0)

Tags: , , , , ,

Kişisel teknoloji tarihi-1: İkitelli’de internet kuyruğu



İnternet İkitelli’ye ilk geldiğinde -1997 falan- Medya Plaza’da sadece Ahmet Örs’ün bilgisayarında vardı. Dargelirli muhabir elinde kağıtlar, çıkışlar, yabancı dergiler falan masasının başında sıra olur, “Ahmet bey, şu ismi de bir arayabilir miyiz?” diye devlet kapısında bekleyen çileli vatandaş gibi kıvranırdı. Yaptığınız haberle ilgili biri hakkında bilgi arıyorsunuz mesela. Kütüphane, arşivler ya da insanların söyledikleri dışında kaynak bulmak zordu. Bilgileri teyid etmek falan da zahmetli işlerdi. Ahmet Bey’e yalvarmanız gerekirdi. Neden onun bilgisayarında olduğunu da bilmiyorum. Öyleydi yani. İsmi dinler, sanki Boeing 747 kullanıyormuş gibi bir surat ifadesiyle Netscape’in arama barına yazardı Ahmet Bey. Ama tabii önce numara çevrilir, sinyal gelir, Boğaziçi ya da ODTÜ falan tam hatırlamıyorum, böyle bir yerin network’ünden falan bağlanılırdı herhalde.

Aradan benimki acil diyen editörler sırayı bozunca öfleyip pöfleyenler olurdu. Bir keresinde Ahmet bey yokken bilgisayarını açıp gizlice girmeye çalıştık. Ve hiçbir halt beceremedik. Ter içinde masamıza döndük. Zaten arama denen hadise şipşak olacak aceleye getirilecek bir şey değildi. Enter’a basıp ardından endişeli bir bekleyiş moduna geçerdiniz: Acaba ne çıkacak? Bir de daha büyük editör abiler arama bitince “Ne diyo?” diye yanlarına çağırıp sorarlardı ki tam komedi…

Bana o zaman diliminde yaşadığım bazı olaylar, insanlar, diyaloglar hala dün gibi gelmesine karşın, teknolojiyle ilgili bu hadise aklıma geldiğinde dumura uğruyorum. Sanki geçen yüzyıl gibi geliyor. Aslında teknik olarak öyle tabii ama ne bileyim işte sanki o olayları bir filmden hatırlıyormuş falan gibi bir his. Karikatür Natalie Dee‘den… 

Posted in o oldu bu olduComments (0)

  • popüler
  • yorumlar
  • etiketler